Kamil’in Bir Gecesi

Sırtlandığı bütün yakıcılığın ötesinde olur olmaz düşünceleri heybesine doldurmuş bir ağustos gecesiydi. Uyumak bile büyük bir maharettir böyle gecelerde hele bir de boşluğunuzun orta yerine kendini kurgulanmak üzere dayatan bu düşünce parçacıklarından biri düştüyse… Bu sendromun orta yerinde olan her kişi gibi Kamil de ne yapacağını bilmeden bakışlara boğuyordu zaten her metrekaresini ezberlemiş olduğu odasını…

Biraz nefes almak için kendini pencerenin kenarına atıp derin derin soludu geceyi Kamil.
Birden tarih geldi aklına sonra da 26 yaşına girdiği. İçini tuhaf bir duygu kapladı, bir yanıyla tedirgin, diğer yanıyla huzur verici.

25 yıl yaşadım, 25 yıl tutunabildim hayatın kanadına diye düşünürken gözleri yeniden seğirmeye başladı.(Bu seğirme nöbetleri Kâmili çılgına çeviriyordu .) Ellerine bakıp yaşanmışlıklarının izini bulmaya çalıştı bir süre ta ki ayaklarının kuruduğuna beyninden önce gözleri ilişene kadar. Banyoya gidip ayaklarını ıslattı ve tekrar odasına döndü. Çorap giymediği zamanlarda ayaklarının kuru kalmasına dayanamamak gibi bir de takıntısı mevcuttu seğirme ıstırabının yanında. Bu gidiş geliş dağıtmıştı zihnini Kâmilin. Algısı, sonsuzluktan bir şeyin süzülüp onu kavrayacağı ve tüm benliğini sarsacağına inandığı, o kırık dökük pencereye kaydı. Zaten ellerinden de elle tutulur bir çıkarımda bulunamamıştı.

Ev iki oda bir salon olduğu halde sadece bir odasını kullanırdı. Burası onun hem oturma odası, hem yatak odası hem de çalışma odasıydı. Telefonuna baktı belki birileri aramış veya mesaj atmıştır diye. Doğum günü olduğu halde kimse ne aramış ne mesaj atmıştı .(Buna üzülmemiş sevinmişti.) Yine gözleri seğirmeye başlamıştı. Kitaplığından bir kitap seçti. Kanepeye uzandı. Daha rahat okuyabilmek için iki kat yaptığı yastığını kafasının altına yerleştirdi. Henüz kitabın ilk sayfasındayken bir kelebek geldi ve okunmamış sayfaların tavanına kondu. Aklına ilk gelen düşünce bu davetsiz misafiri pencereden uğurlamak oldu ama sonra fikir değiştirdi. Kelebeklerin ömrünün kısa olduğunu hatırladı ve belki de son demlerinde olan bu kelebeği misafiri etmeyi düşündü. Böylece kısacık da olsa doğanın özeti olan ömrünün büyük sırrını taşıyan bir dost edinmiş olacak hatta ömrünü ellerinde tüketmiş olsa da, onu hiç yormamış, üzmemiş bunun yanı sıra yaşamının fitilini ateşlemiş bir dostu olacaktı. Bir bekleyişin müdavimi olduğunu anımsadı… Pencere…Sonsuzluk…Süzülüpgelmek…Taşların yerine oturmaya başladığını hissedince kor halini almış düşüncelerin benliğini yaktığını hissetti.

İçinden bir his ya kelebek istemiyorsa ya kelebek açısından bir ömür hapiste olma durumu oluşacaksa? Diye sordu Kamil’e. Ayaklarının yine kuruduğunu hissediyordu ama bu kez ıslatmaya gitmeyecekti. Ve yeniden seğirme nöbeti. Küçük ve ince gövdesi, geniş kanatları olan açık kahverengindeki kelebek hala kitabın üzerinde öylece duruyordu.

Sonra Kamil kelebeğe seslendi,
– Sayın davetsiz misafirim kelebek, eğer ömrünün sonuna kadar benimle kalmak istemiyorsan sana ömründe uzun bir süre sayılabilecek bir zaman dilimi için şans vereceğim. 20 den geriye doğru sayacağım eğer çıkmazsan ömrünün sonuna kadar benimle yaşayacağını kabul etmiş olursun.
– Yirmi, ondokuz, onsekiz, onyedi… üç, iki, bir ve beklide hayatın en anlamlı rakamı sıfır.

Kelebek olduğu yerde duruyordu. Kelebeğin bu isteğini kabul edişi Kâmili mutlu etmişti. Ruhunu tuhaf bir huzur kapladı. Kalktı açık olan pencereyi kapattı. Odanın kapısıyla tavanı arasındaki boşluğu kapatmak amacıyla dolabından bir gömlek çıkardı ve kapının altına yerleştirdi. Arkasını döndüğünde kelebek uzandığı kanepenin dayalı olduğu duvara, hemen yanı başına konmuştu. Tekrar kanepeye uzandı ve kelebeğe dönerek gür ve mutlu bir ses tonuyla -evine hoş geldin- dostum. Rahatına bak, dedi.
Kamil, hayatının sonuna kadar, ihanet etmeyecek, anlamsız sorularıyla onu yormayacak bir dosta sahipti artık.

Yalnız değildi.

(Telif Haklarından Dolayı Öykünün Tamamını Yayımlamıyoruz.)

Eylül – 2011

İSTANBUL

Doğumunun İmgeleri (23 Yaş Şiiri)

“ve bu şiir kalbimin milli marşıdır.

her 13 mayısta iner kalbimde bütün bayraklar yarıya.

içimdeki çocuk bağıra bağıra okur bu şiiri…”

 

Kırılsın camlar

Görüntüler sayısını yitirsin

Sonra güneş düşsün cam kırıklarına

Renkler dağıtsın saçlarını

Bugün doğumunu yirmi üç geçiyor.

 

Bugün doğumunu yirmi üç geçiyor.

Benden sonraki,

Yirmi dörtten önceki.

 

Senin doğum gününü düşünürken,

Dalıyorum

Doluyorum

Yeniden doğuyorum

 

Der ki bir felsefe

İnsan ivedi yaratılır diye

Bunu seni tanıdıktan sonra anladım

Ve

seninle tutundum kanadına hayatın.

 

Bugün doğumunu yirmi üç geçiyor

Hasretlik de olsa aramızdaki

Sendeyim.

 

Bu gün katledilmiş bir gülücüğüm yanağında,

 

İyi ki varsın

Varım

efkârım

benim.

Musa ÇELİK

 

Cihangir Gökdoğan Yorumuyla Doğumunun İmgeleri:

Öteki Yanım

Geceyi güne salan senin tenindir

Rüzgâra anlam veren senin sesindir

Bedenimi adam kılan nefesindir

Düş yanım

                 lisanım

                           gülü revanım

Aksam nehir nehir denizim sensin

Koşsam sırılsıklam duruşum sensin

Bağırsam çığlık çığlık susuşum sensin

Sen kıyısızlığım

                      öteki yanım

Yürüdüğüm sokağın akan yanısın

Yağmurun düşüşüne aşkı saransın

Gölgesi yitik bilgenin tufanısın

Düş yanım

                 lisanım

                            gülü revanım

 

Aksam nehir nehir denizim sensim

Koşsam sırılsıklam duruşum sensin

Bağırsam çığlık çığlık susuşum sensin

Sen kıyısızlığım

                       öteki yanım

MUSA ÇELİK

Şiir Üzerine

Bir insanın bedeni ile kendisi arasına bir tek ve her zaman bir ve en son olarak zaman dahil olur, yada söz. Sonsuzluğa ne ile dokunabilirsin; şiir tek olan değil midir sonsuzluğa el atan, dokunan… Ve sonsuzluğun tek nesnesi “söz” olan değil midir? “Tan “da hiç bir şey yoktu, Bir tek söz ve zaman; işte insan… Söz ve bakire yıldızlar zaman öncesidir, Oysa insan neresindedir bunun. Nerde bulunur insan. Belki bir Klasik filoloji şairinin dediğidir ” İnsan kazanılması gereken bir şeydir”(Nietzsche)…Ve insan hala beklenen “biridir”. Geleceğe aittir.

Anlamak ve dair olmak eski bir hikâye kuşkusuz; Enkidu’nun çabası kadar bilenen bir şey. Neden aşağılıyorsun fahişeyi Enkidu, o değil mi sana hayatin koşulu olan ekmek yemeyi öğreten. Ama bu hikâye Sinuhe’nin acısı değil mi, Mısırdaki yalnız derviş ne zaman öldü ey hayat… Işık ve karanlık henüz ayrılmamışken Sappho hangi sözü bulacaktaki bir Yunan tanrısının dudaklarında. Ve Sofoklesin komedyası bunun için yaratılmadı mı? Kuskusuz hayat, hayatlar doğanın en son ve tek sınırları oldu ve bu tek ve en son, son hayal kırıklığımız işte…

Lucretius sözü anlamak için doğayı ve verilen şeyi anlamak istedi belki… Sözün doğasını keşfetmek ve işte söz “De rerum natura” değil mi… Yalnızlık kalabalık bir tutumdur dilenci. Roma’da söz ve şiir Catullus”un “lesbia”sinda tanrilara yenildi ki okunmasaydı zamanın en eski ezgisi “Ezan” göklere en yakın bir yerde… Şiir ile şair arasında ne vardır, burada hayat bulunur ancak. Şair sözde değil sözün doğasında bulunur dilenci…

Rönesans doğanın yeniden keşfi ve insanın bulunma çabasında yatar, Rabelaisin Botticellinin gizemi ve önemi sözün insan kadar eksikliğindedir. Danteden Petrarca ya insan henüz geometrik bir törende gibidir. Sartre gibi demeli; Herkes Racine’i okumak zorunda değil. Peki, şiir neden Goethe de çıldırdı, düşüncelerin çıldırdığını nasıl gördük bu aydınlanmada. Anlam insanla olan şiddetli bağlarını neden bir karanlığa kapattı. Şirazlı Hafez ve sonra Kürtçenin yalnızlığındaki Xani ne ile yaşadılar. Ve sonra Kubla Han in Esrarı 12.asirda şiirin etkisinin ne kadar anlaşılmaz olduğunu gösterdi. İşte bu Gogol un ölüleriydi…

Düz yazı ya da Prosa aklın en gelişmiş halinde bir başarı kazandı ama şiir her halinde vardı ve belki felsefeden çok o vardı. Bir mutezile için bu Razi’de olabilir İranlı bir Türk dervişte, şiir olmalıydı. Söz ve insan bir arada olmalıydı belki. Oscar Wilde sözün bütün coğrafyalarında gezindi ve anlamın doğusunda hep bulundu ve bu duygu ölümle olan diyaloğuna kadar sürdü. Sözün bir serüveni ve anlaşılma tarihi var, bu anlamlar dünyasının tek kendiliğindenliğidir. Bu çelişki uzlaşmıştır ve burada korkunç bir “gerçek” bulunur haldedir… Bir çelişki uzlaşırsa orda korkunç bir gerçek ortaya çıkar, doğaya rağmen, hayata rağmen. Kutsal Birgittanin söyleyecek bir şeyi yoktur artık. Bütün cümleler “davranmış” ve davranış başarılmıştır.

Doğacak ve türküsünü söyleyecek olan Ahmed Arif’tir. Söz tanrıların dudaklarından bir yoksulun hayatına nasıl girdiyse öyle… İspanya iç savaşında içinde George Orwelin da olduğu bir gemi kalkacaktı ak denizden hayata doğru bu gemi Nerudanın “gemisi “değil midir? Şiirin bu büyüklüğü nerde bulunur başka. Bu en son ve en ilerde öyle bir başarıdır ki, Schillerin Heine nin ve Hoffmanin kelimelerin en son sınırlarındaki yaşamlarını bile alt edebilir bir başarı. Drama kilisede başladı, Wiemar da bilinçsizliğin doğası bir yüksek bilinçle davranış edindi Brecht ile ama şiir ve söz hayatla başladı. İnsandan önce, hayat kadar yaşlıdır şiir…

Hayatın bir yeri vardır ve buna tarih denilir genellikle. Ve bu insanın oluşmak isteğiyle bir aradadır, yaratılmış ama oluşmak üzere olan bir insan… Burada söz, şiir ve matematikten başka bir şeye yer yoktur. Sonsuzluğa dokunmak bunlarla kutsanmıştır.

Sosyal Medyadaki Yanlış Paylaşımlar

Twitter, Facebook başta olmak üzere birçok sosyal medya kuruluşunda Cemal Süreya adıyla binlerce kez paylaşılan “dışarıya yağmur, yüreğime hasret, fikrime sen… nasıl yağıyorsunuz üçünüz birden bir bilsen… “ satırları ben Musa ÇELİK’e ait olup Yağmur ve Sen şiirimin sadece bir bölümüdür. Cemal Süreya gibi büyük bir şairin adını bana ait bir şiirin altına yazmanız onur verici olsa da bu hatadan duyduğum rahatsızlığı dile getirmek istiyorum, saygılarımla…

telif

Özlenen

“Edip Cansever’e…”

Yoruldum,
Kimsesizliğinin baş döngüsüne kapılmış bir kalabalığı,
İçimdeki kadim yalnızlığın şefkatiyle okşamaktan
Ve her gün bir kâşif gibi
Siluetini içimde yitirmiş suretleri aramaktan.
Yiteni bulmanın amansız sancısı kasıklarımdayken,
Gidenler bu kadar çokken
Ve gelmiyorken beklenen, üşüyorum.
Belki de kavramların ötesine düşüyor özlediğim
Ve ne zaman ellerin için bir rüyaya uyusam
Ürperiyorum.
Hep bir acı giyinmekten tutuşuyor tenim,

Nihayetinde bir veda türküsü oluyordu yaşamak
Hiç olmayacak ellerini avuçlarıma
Kimsesiz kalabalığımı duldama
Gidenleri acılarıma sarıp kapıyorum gözlerimi
Yorgunum diyor çığlığım
Ölüm oluyor varlığım.

Musa ÇELİK

Yağmur ve Sen

Dışarıya yağmur
Yüreğime hasret
Fikrime sen
Nasıl yağıyorsunuz
Üçünüz birden bir bilsen

Yağmurdan kaçanlar ve yağmura koşanlar
Tam ortasında bu çelişkinin ben!
Gözyaşlarım yağmura karışıp düşer bir fidanın toprağına
Sonra boy verir sevdamın darağacına

Dışarıda çıldırasıya yağan yağmur
Islatamıyor caddeyi
Hasretinin yüreğimi
Fikrinin aklımı ıslattığı kadar

Bir yıldız tutarım gecenin karanlığında
Ne sen bunu bilirsin nede yıldızlar
Yıldızlar kadar uzak olsan da bana
Gökyüzü kadar büyüktür sevdam

Bu sevdanın mağdur kalacağını bilsem de
Ki Mağdur kalan sadece sevdam değil yüreğimde!
Yine de yüreğimde eksilmez umudun
Gökyüzü güneş yangını bir hisle sarsa da bedenimi

Hükümsüz bir sevdanın sanığıyım ben
Ama bilemezdim ki gözlerinde müebbet yiyeceğimi…
Hükümsüz sevdam, bırakma beni hasretinin kıyısında
Ya al götür beni derinliklerine ya da vurma dalgalarını üzerime

Artık anla ve dinle yüreğimi
Gitme benden uzağa
Uzadıkça hasretin
Buz tutar yüreğim .

Musa ÇELİK

Aşka Serzeniş

Bir sarsılış hissidir aşk,
eprimeyi hissetmektir.
Düşerken avuçlamaktır çarpmaları.

Soyunabilmektir el aleme karşı fütursuz,
Soyunabilmektir
vadedilmiş bütün kimliklerden…
 
Sabahı zor etmenin tadıdır aşk,
gecenin koyuluğuna sabahımsı bakışlar atabilmektir.
 
Bırakın şimdi kendine kalsın et yığını yanınız,
Bırakın
kendinin olsun hayatın çıkmazları
ruhunuza sunun bütün hünerlerinizi.
 

Durun,
dinleyin!
İnliyor ruhunuz:
Aşk…
Aşk…
Aşk…
 
Sonra tekrar girin bedeninize,
çürüyen yerlerinizi merhemleyin
ve
geceye aydınlık bir bakış atın.

H

i

s

s

e

d

i

n

taşıdığınız yükün
hafifleten
aşk kılan ağırlığını…

Musa ÇELİK

Cennetin Sokak Çocukları

Sürgünüm
Hudutları yitirdi yüreğim
Savrulmuş bir efkâr kadar sahipsizim
Sıkılmış bir yumruk kadar yalnız

Gölgesiz dolaşıyoruz tüm sokakları
Yalnızlığım ve ben!
Her köşe başında ayrı bir tılsım
sen hep izdüşümü oluyorsun ıssızlığımın.

Sokakların isimlerini değiştiriyoruz
Adını veriyoruz tüm sokaklara
Ben adını fısıldıyorum
sen kimsesiz bir çocuk olup üşüyorsun
Ondandır haykıramayışım adını
Ondandır bu kentin tüm sokaklarının hüzün kokması

Bir ben varım sokaklarda
Birde ruhu arafta tenler
Gözlerimi kapıyorum
Yüreğim evrenle sancıyor sanki
Ve anlıyorum
Bu insan olmayı keşfetmenin kaderi…

Ve ustaya sesleniyorum
biz “tanrının üvey evlatları” değil
cennetin sokak çocuklarıyız…

Musa ÇELİK